"The Course of Empire" serisi, "Destruction", Thomas Cole, 1836 (via Yektan Türkyılmaz)

Yakın Geçmişe Kısa Bir Bakış: Tanıklıklar ve Üretmek Üzerine

Hasan Özgür Top
Sergi Kataloğu: Devam Etmek Gerek
Haziran, 2019

“Çünkü: İntihar etmeyip yaşıyorsak, anlamın büyüklüğünden değil, hayatın içine düşmüş olmaktan, muzır bir merak ile ıstıraplı bir inadın götüreceği yeri görme isteğinden; bir de, üstüne üstlük, şahsi duruşun gölgesinin topluma bir lanet olarak düşmesini diliyor olmaktan başka bir anlamı yoktur her güne yeniden başlamanın.”

Işık Ergüden, Sessizliğin Anarşisi1

Bir Dönemin Sonu

      2010’ların ilk yarısında iki önemli olay yaşandı. Bahsedeceğim bu iki olaydan ilki tüm dünya için mühimdi: 2010 yılında, Tunus’ta, 26 yaşındaki Muhammed Buazizi, bedenini yakarak yaşamına son verme girişiminde bulundu. Kendisi sebze satan bir seyyar satıcıydı. Zabıtaların tezgahını toplamak istemesini, kendisini tokatlayıp aşağılamasını protesto etmek için bu yolu seçtiği söyleniyordu.2 Buazizi, bu eyleminin, MENA, Ortadoğu, Mağrip, Mezopotamya, Horasan gibi isimlerle tanımlanan coğrafyalar boyunca büyük toplumsal çatışmalara vesile olacağını tahmin etmiş midir? Bilmiyorum. Adı geçen bölgelerde yer alan ülkelerde siyasi rejim değişimi talepleriyle kıvılcımlanan protestolar, Suriye, Tunus, Irak, Mısır, Libya’da geniş çaplı silahlı çatışmalara, bunların bazılarında başka ülkelerin de iştirak ettiği savaşlara, işgallere dönüştü. Bu savaşlar çatallanıp, karmaşıklaşarak sürdü, halen de sürmekte ama yavaş yavaş yeni formlara evrilmekte.

      Diğer olay, benim 2015 yılında GYF-6 sergisine From Guantanamo to Ar-Raqqah isimli işimle seçilmemdi. Bunun, dünya için, Buazizi’nin eylemi kadar önemli olmadığı aşikar olsa da, benim naçiz kişisel hikayem için mühim bir deneyim olduğunu belirtmem gerekir. Ülkede toplumsal sarsıntıların majör düzeyde tecrübelendiği o günlerde, ben lisans diplomamı henüz almış, Tarlabaşı’nda yaşıyor, sanat üretmeye, çeşitli işler yaparak para kazanmaya ve kiramı ödeyebilmeye gayret ediyordum. 2019’da, Zilberman Gallery’nin, GYF’nin 10. yıl dönümü vesilesiyle gerçekleştirdiği bu sergiye davet edilmek, geride kalmakta olan bu -çok- yakın geçmiş üzerine düşünmemi ve yazmamı tetikledi. Ve sanıyorum, bugünlerde uzaktan gözlemlediğim Türkiye’de de pek çok kişi bir dönemin sonunun geldiği hissini yaşamakta. Bu his, geriye dönüp bakma, baştan geçeni tanımlama, ortak deneyimler hakkında ortak hikaye yazımları üretme isteğine neden oluyor.

 

2000’lerin İkinci Yarısı, Tecrübelediğim İstanbul

      2008 yılında Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne başlamak için hayatımda ilk kez Antalya’dan İstanbul’a taşındığımda çok heyecanlıydım. Nihayet, Antalya’da geçen hayatıma eşlik eden “İstanbul’da bir şeyler oluyor ve ben her şeyi kaçırıyorum” duygusu ortadan kalkıyor, olup bitenlerin bir parçası ve bu akış içerisinde bir “özne” olma şansını elde ediyordum. Benim İstanbul imajinasyonum çoklukla televizyonla, Pişmiş Kelle ve L-Manyak gibi dergilerde yayınlanan Kemal Aratan’ın, Galip Tekin’in, Bülent Üstün’ün çizgi öyküleriyle, Öküz ve Hayvan dergileriyle, Şebek Heavy Metal Fanzin’le şekillenmişti. İstanbul, bütün sosyal ve siyasal devinimlerin yaşandığı, dünyanın merkezindeki yer gibiydi. Beyoğlu’nun esrarengiz arka sokaklarında tekinsiz hayatlar yaşanıyor, Metallica Ali Sami Yen Stadı’nda konser veriyor, Köprüaltı Kemancı şahane akşamlara tanıklık ediyor, mizah çizerleri dergilerde sabahlıyor, bense tüm bunların dışında kalıyordum! Ancak nihayet, ülkenin kültür-sanat habitatının hemen hemen yalnızca İstanbul’dan ibaret olmasının yarattığı bu izolasyon duygusundan nihayet kurtuluyor, sonunda meşru bir sebeple İstanbul’da yaşamaya başlıyordum. Zannedersem İstanbul’daki bu ilk dönemime, İstanbul’a sonradan taşınmış pek çok sanatçıda da gözlemlediğim gibi bir tür taşralılık hissi egemen oldu. İstanbul, benim gibiler için içine doğulan, tanınan ilk tabiat değil, tutunulması gereken kaotik ve “seni içine kabul edip etmeyeceği” belli olmayan kısmen mistisize bir “göç edilen yer”di. 2000’lerin ikinci yarısında şahidi ve parçası olduğum İstanbul, İstiklal Caddesi’ndeki ağaçların henüz kesildiği, Tünel’de Siya Siyabend ve Alatav’ın çaldığı, Bandista’nın Haymatlos’ta konser verdiği, 90’ların bir efsane gibi anlatıldığı, büyük sigara zammıyla Kadıköy tütüncülerinin hayatımıza girdiği, fanzinlerimizi kitapçılarda, konserlerde, kafelerde birbirimize ulaştırmaya çalıştığımız, Tarlabaşı Bulvarı’nda, Beşiktaş ve Beyoğlu’nun ucuz çaycılarında ve tabldotçularında gerçekleşmekte olan bir İstanbul’du. Farklı muhalefet anlayışlarının Kadıköy’de, Beşiktaş’ta, Okmeydanı’nda, Tarlabaşı’nda kaynaştığı, tanışıklıkların, farklı üniversitelerin öğrencileri arasında iletişimin ve sivil örgütlenmelerin canlı olduğu, dönüştüğü ve dönüştürdüğü günlerde, Tekel İşçi Eylemi’nden IMF protestolarına, 6 Kasım eylemlerinden Onur Yürüyüşleri’ne, çeşitli patikalar yürünüyor ve deneniyordu. Aynı zamanda sosyal medya platformlarının filizlendiği ve hayatımızdaki ağırlığını yavaş yavaş arttırdığı bu günler, bir hadisede hazır bulunmanın yerini hadiseyi Twitter’da paylaşmanın henüz almaya başladığı günlerdi.

 

Kesintisiz Türbülans

“Tarihte ‘bir imaj nedir?’ sorusuna cevap vermenin aciliyet teşkil ettiği zamanlar yaşandı.”

W.J.Thomas Mitchell3

      Üniversiteden mezun olmamı takiben, kuşağımdan pek çok arkadaşım gibi, ben de genç sanatçılar için düzenlenen seçkilerde yer alabilmeyi, İstanbul’daki bir galerinin dikkatini çekmeyi, sergi teklifi almayı, bir galeri tarafından temsil edilmeyi ve hayatıma böylece devam etmeyi umuyordum. Kimse bunların olacağının sözünü vermemişti. Ancak içinde gözlerimizi açtığımız ortamın işleyişi ve vadettiği, bizlerin o günkü gözlerine böyle bir kronolojiymiş gibi görünüyordu. Ancak zaman, bu ihtimalin pek çoğumuz için naif bir dilekten ibaret olduğunu gösterdi. O günlerde beraber olduğum, sanat tartıştığım, işlerini beğendiğim insanların pek çoğu günümüzde hayatlarına reklamcı, güzel sanatlar fakültelerine hazırlık eğitmeni, resim öğretmeni olarak devam ediyor. Önemli bir kısmından ise haber dahi almıyorum. Sanat üretmeye devam ettiklerine dair bir veriye rastlamıyorum. 2013’e kadar, bir mahlas kullanarak kamusal alanlara ‘stencil’ler, ‘sticker’lar, korsan ‘installation’lar yapıyor, çoklukla haber ve reklam görüntülerinin ‘ready-made’ kullanımıyla videolar hazırlıyor ve internette yaygınlaştırmaya çalışıyordum. Dokunmatik ekranlarla sokak arasında bağlantılar kurmak, tanışıklıkları ve dirsek temaslarını bir alandan diğerine taşıyabilmek, insanları mobilize ve ajite edebilmek gibi, şimdinin aksine çok somut hedeflerim olduğunu iyi anımsıyorum. Bu, görece elle tutulur emellerin yanı sıra, ekranda gördüğümüz şiddet görüntüleri ilgimi çekiyor, bu görüntülerle kurduğumuz ilişki biçimleri üzerinde düşünmeye çalışıyordum. Bu görüntülerin kitle kültürü ve iktidar mekanizmalarındaki yeri üzerine çalışmak, ülke gündeminde yer alan görüntülere acil müdahalelerde bulunarak kitlelerin hakikatle görsel üzerinden kurduğu ilişkiye etki etmek fikirleri heyecan vericiydi. Facebook ve Twitter gibi mecralar gitgide politize oluyor, siyasi iktidara yönelen farklı eleştiriler, birbirinden farklı çevreler ve özneler tarafından yan yana dile getirilir hale geliyordu. 2013’e gelindiğinde, pek çok kişi için aniden kaynamış olan Gezi Parkı protestoları, bana kalırsa, yukarıda bahsini ettiğim zengin bir ısınma arka planına sahipti. Gezi günleri üzerine yazmak için, neler yaşadığımızı, yaptığımızı anlayabilmek için kendimi hala sersemliği geçmemiş hissediyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, bu tür türbülansları içinden yaşayan insanlar, türbülans hakkında düşünmek ve konuşabilmek için kısa sayılmayacak bir tür sindirme sürecine ihtiyaç duyabiliyor. Özellikle de yerleşik yapıların sarsıldığı —yahut yıkıldığı—, daha önce bizzat deneyimlenmemiş, benzerleri tarihten okunmuş dönemlerden bahsediyorsak. Bu bağlamda örneğin 2013’ten beri Türkiye sanat ortamında, Gezi hakkında başta öngördüğümden çok daha az iş üretilmiş olmasında değerli bir şeyler buluyorum. Bu durum çekince, sansür, otosansürle de ilişkilendirilebilir ve kimileri için bu önerme doğru da olabilir. Ancak ben bu konuda bir tür metanet ve sindirme süreci gördüğümü söylemeyi ihmal etmek istemiyorum. Gezi günlerinin sonrasına ise “Peki ya şimdi? Sırada ne var? Her şey bu kadar mıydı?” duyguları, toplumun geneline sirayet etmiş güvensizlik, kırılganlık, adressizlik hisleri bana da eşlik etti ve o günlerden bugüne hayatımın kesin motifleri oldular.

2016’da yaşanan darbe girişiminden hemen sonra verdiğim bir röportajda, yakın gelecekte üretimime nasıl devam edeceğime dair soruya verdiğim bu cevabı bugün tekrar okuduğumda sanki üzerinden uzun yıllar geçmiş gibi hissediyorum:

“...yorum yapmak için erken ancak daha şimdiden gözlemleyebildiğim şeylerden biri sanat üretimimde çok daha mobilize olma gayreti içine girdiğim. Kendimi öteden beri çok kötü senaryolara hazırlıyordum ve bu gayret benim için yeni değildi. Ancak malesef bu senaryoların adım adım gerçekleştiğini görüyorum ve sezgiler, yerini somut çabalara bırakıyor. Yerleşiklikten uzakta, portatif, vur-kaç bir hayat ve üretim tarzını tamamen benimseyeceğim sanırım.”4

Yuvasızlık, göçebelik, melezlik, günümüz dünyasının azımsanmayacak oranda bir nüfusu için olduğu gibi, ben ve çevremdeki birçok insan için de bir postmodern okuma-tartışma başlığı değil, bir yaşam pratiğiydi. Başta yaşamın en dar alanlarında bile gitgide daha çok hissedilen politik gerginlik, ekonomik sıkıntıların tetiklediği değerlilik hissi sorgulamaları, ülkenin olağan hali haline gelen “olağanüstü hal”, kesintisiz türbülans, 2016 ve sonrası duygu durumumun bütünü üzerinde etkili oldu. İşlerimin yer aldığı her serginin5, hayatımın son sergisi olacağından ve bunu o an bilmiyor olmaktan endişe ettim, ediyorum.

 

Şimdi: Ne için?

      Muhammed Buazizi’nin 2010 yılında bedenini ateşe vermesiyle kıvılcımlanan bir dönem, Suriye’deki çatışmaların karakter değiştirerek sönümlenmesiyle kapanıyor gibi görünüyor. Buazizi 2011 yılında öldü. O artık ailesi ve arkadaşlarıyla değil. Tunus devlet başkanı Zeynel Abidin Bin Ali ülkeyi terk etti ve bildiğim kadarıyla Suudi Arabistan’da yaşamını sürdürüyor. Usame Bin Ladin, 2011 yılında ABD’nin taktik ve istihbari birimlerince Abbottabad’da öldürüldü. Mısır’da Hüsnü Mübarek 2011 yılında iktidardan çekildi. Yerine gelen Muhammed Mursi geçtiğimiz günlerde yargılandığı mahkeme salonunda kalp krizi geçirerek öldü. Türkiye’de de (bugünlerde uzaktan gözlemlediğim kadarıyla) bir “yeni dönem” tanımlaması söz konusu. Bense tezimi yazmaya ve yeni işler üretmeye çalıştığım bu günlerde, tüm bu majör sarsıntılar içerisinde, kendime “ürettiğim sanatın cürmü nedir? benim cürmüm nedir?” sorularını sormaktan kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim. Sanırım sanat üretmenin ve yaşamanın ortak özelliklerinden biri, ikisinin de anlamlandırılmadıkları müddetçe devam edilmesi mümkün olmayan şeyler olmaları. Genç sanatçıların bu devamlılığı sağlayabilmesi adına desteklenmesi ve görünürlüklerinin sağlanması, Türkiye sanat ortamının benim şahit olduğum periyodunda hep çokça tartışılan başlıklardan biri oldu. Bu başlık hakkında, tecrübeli kişi ve kurumların aksine, benim bir tür sistem önerim yok. Bu yazıyı okuyan benden daha genç sanatçılara önerebileceğim bir merhemim, reçetem, somut yol haritam da malesef söz konusu değil. “Daha iyi bir sistem”in olabileceğine olan inancı, çabayı ve düşünme pratiğini her daim diri tutmak kuşkusuz iyidir. Ancak ben meselenin bu görünür kısmından farklı bir yönü üzerine konuşulması gerektiğini de hissediyorum. Sanat üreten biri olarak, değerlilik hissimi çoğu zaman sadece kendi kendime üretmem gerekti. Farzedelim ki genç bir sanatçısınız ve içinde yaşadığınız toplum genç sanatçılara pek fazla şey önermemekte, toplumsal dinamikler işlerinizin alımlanmasına kolaylık sağlayacak mahiyette değil. Teklifler almıyorsunuz, işleriniz koleksiyonerler tarafından havada kapışılmıyor. Ne olacak? Özdeğer hissinizi nasıl kuracaksınız? Eğer yanınızda kariyerinizden başka kimseniz yoksa, açıkçası işiniz zor görünüyor. Ben bu hissi, bir işimin gösterileceği bir sergi kurulduktan sonra mekanın, sergi açılışına kadarki yalnız ve sessiz anlarında, ilk izleyici olarak sergiyle başbaşa kaldığımda, değerli bir şey ortaya koyduğumu hissettiğimde kurdum çoğu zaman. Kendimi motivasyon üretiminin en romantik dinamiklerine başvururken, yoksulluk ve yalnızlık içinde, biçare vaziyette hayatını kaybetmiş, bugünse çok takdir edilen sanatçıların hayatlarını okurken ve onlarla özdeşlik kurarken buldum. Şaşaalı günlerinin ardından hayatını sefalet içinde tamamlayan Rembrandt’ı, başı beladan kurtulmayan ve sigortalı bir işte çalışıp emekli olamayan Caravaggio’yu, hücresinde unutulmuşluk hissiyle bir başına idamı bekleyen Saint Just’ü düşünürken, “hakkı teslim edilmemiş” Max Stirner’in mezarını ziyaret ederken, motivasyon üretmenin belki de en klişe görünen yöntemleriyle baş başa buldum kendimi. Ziyanı var mı? Belki de tüm bu mana arama hissi, üretmeye devam etmek için hınzırca bir gerekçe, talep ve ilgi ihtiyacından ibarettir.

      Örneğin Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminin son sahnesi bunu olanca nezaketiyle ifade eder. Kariyer başarısızlığıyla değerlilik hissi yitimine uğrayan avantür aşk filmleri yönetmeni, bedenine doladığı film makaralarını ateşe vererek intihar etmek üzereyken telefon çalar. Arayan geçmişte beraber çalıştığı bir yapımcıdır ve ondan en iyi bildiği şeyi yapmasını, bir aşk filmi çekmesini istemektedir. Yönetmen, yapımcıyla aldığı teklifi konuşurken intihar fikrini unutur. “Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni”, yeni bir aşk filmi çekmek üzere intiharı —belki de şimdilik— rafa kaldırmıştır. Bütün “varoluşsal krizleri”, yeni bir film teklifiyle buharlaşıp gitmiştir. Her yeni proje, her yeni sergi, her yeni röportaj, her yeni konuşma, bu telefonun işlevini gördü benim üzerimde. Bana sanat üreten genç bir insanın, sistem sorunun daha da ötesinde —ya da öncesinde—, Joseph Campbell’ın retoriğiyle6 konuşacak olursak, “kahraman”ın koyulduğu yolun ne kadarını kat etmeyi göze aldığıyla ilgili sorulara cevaplar üretmesi gerek gibi geliyor. Genç sanatçının bir kurumun, seçkinin, koleksiyonerin ilgisini çekmesi pek çok değişkene bağlıdır ve bunlar gerçekleşmeyebilir. Bunun ışığında, politik sistemin kendisinin dahi ne derece sürdürülebilir olduğunun şüpheli olduğu, kurumların beş yıl sonrasını dahi görmekte zorlanabildiği, oldukça kaygan bir zemine sahip bir ülkede, kimi kurumların desteğiyle yoluna devam edebileceğini düşünen bir genç sanatçı bence biraz fazlaca bir iyimserliğe sahiptir. Tam bu noktada, kolektif düşünme, üretme ve paylaşma pratiklerinin son derece önemli olduğunu tekrar anımsamak gerektiği kanısındayım. Belki de, içinde bulunduğum jenerasyon, en büyük başarı ve başarısızlıklarını bu hususta yaşadı, yaşıyor. Atomize olan sanatçı için yaşam, ölümden sonra yapılmasını umduğu retrospektif sergisi için iyi bir portfolyo bırakma çabası haline dönüşüyor. En azından ben bunu hissettim; kendimi birçok kere portfolyomla yalnız kalmış hissettim. Hayatımıza sanat yaparak devam etmek için ihtiyaç duyduğumuz manevi zeminin en güçlü biçimini, genç sanatçılar için organize edilen değerli projelerin yanı sıra, parlayıp sönen, bir kuyruklu yıldızın izi gibi geçip giden, kurumsallaşa-mayan, hatta belki de sadece içinden yaşayanların hatırlayacağı kolektif zaman aralıklarında, “şimdi, burada ve bizce!” diyerek bulabileceğimizi hatırlamak ve hatırlatmak istiyorum. Yan yana durmanın, beraber üretmenin, birleşmelerin, ayrılmaların gücü unutulmamalı.

     Burada noktalamak istediğim bu yazının, örneğin “1968” üzerine sıkça yapıldığı gibi kaba bir dönemselleştirme, belirlenen bir tarihsel aralığı mistifike etme, karmaşık ve çok aktörlü bir süreci tekil deneyime indirgeme riskleri taşıdığının farkındayım. Ancak bu riskleri göze almadan böyle bir metni yazmak imkan dahilinde değildi. Bu metin, basıldığı her bir kopyada ve internet vasıtasıyla ulaşılabilir olduğu her sabit diskte, 2010›lar İstanbul›undaki genç sanatçılar üzerine yazılan bir metnin yahut yapılan bir araştırmanın verilerinden biri olmayı umarak sessizce beklemeyi sürdürecek.

Hasan Özgür Top
Berlin, 2019

_________________________________________

1 Ergüden Işık. Sessizliğin Anarşisi. 2008. https://docs.google.com/viewer?url=https://anarcho- copy.org/free/sessizligin-anarsisi.pdf (Son erişim: 19 Haziran 2019)

2 “Man dies after setting himself on fire in Saudi Arabia” BBC. 23 Ocak 2011. BBC Web. 8 Temmuz 2019. https://www.bbc.com/ news/world-middle-east-12260465

3 Mitchell, W. J. Thomas. Iconology: Image, Text, Ideology. Univ. of Chicago Press, 1986.

4 Kırmacı, Ş. “Hiç Bir Şey Eskisi Gibi Olmayacak”, İstanbul Art News, Temmuz 2016.

5 Esasen burada “sergi” kelimesini metni kalabalıklaştırmamak için sanatsal ifadenin tüm formları yerine kullanıyorum.

6 Campbell, Joseph. The Hero with a Thousand Faces. Princeton Univ. Press, 2004.